“ARKA PLAN – ÇOKPARTİLİ DÖNEMDE SİYASAL İSLAMIN VE CEMAATLERİN YÜKSELİŞİ”

Ertuğrul Uzun, Siyasal Bilimci, Berlin, Değişim 2018 Girişimi –

Uğur Mumcu taa Ocak 1993’te uyarmıştı: “İmam ve hatip olarak yetiştirilenler emniyet müdürü, yargıç, kaymakam olacaklar… Cemaatlere, tarikatlara giren çocuklar 30 sene sonra general olacak, Cumhuriyet’e karşı ayaklanacaklar” demişti.

Bild könnte enthalten: 25 Personen

Bu sözünden iki gün sonra bombalı suikast sonucu hayatını yitirdi (24 Ocak 1993).

Mumcu’nun öngörüsünü bizzat Fethullah Gülen teyid etmiş, “Devlet kademelerine öylesine nüfuz ediyoruz ki, bizi jiletle kazısalar yok edemeyecekler” demişti (17 Ocak 1993).

1950’LERDE BAŞLAYAN BİR SÜREÇ

1 – NÜFUS PATLAMASI

Osmanlı Devleti’nin son üçyüz yılında Müslüman nüfus artış göstermedi. Anadolu ve Rumeli’de yer yer geriledi.

Cumhuriyet’le savaşlar ve kırımlar son buldu. Sağlık ocakları yaygınlaştırıldı. Bebek ölümleri azaldı.

1930’lardan itibaren hızla türedik.

Nüfusumuz 1950 – 1980 arasında ikiye katlandı (1923: 11 milyon, 1950: 21 milyon, 1980: 44 milyon, 2000: 65 milyon, 2017: 81 milyon).

Azgelişmiş tarım sektörümüz, büyüyen kırsal nüfusun geçimini sağlamaya yeterli değildi.

Kırsaldan kentlere göç hareketi meydana geldi.

2 – NİTELİKSİZ SANAYİLEŞME

1950 sonrası iktidarlar montaj ağırlıklı ve sırf iç pazara hizmet vermeye yönelik sanayileşme politikaları uyguladı.

Katma değeri düşük bir üretim yapısı oluştu. Ülkemiz yabancı şirketlerin uzatmalı üretim şeridine dönüştü.

Ekonomimiz büyüyordu.

Fakat çalışabilir nüfusun artışına yetişecek düzeyde büyümüyordu.

Kentlere milyonlar akın ediyordu.

Ama yeterli istihdam yaratılamıyordu. Emekçilere ödenebilen ücretler tatmin edici değildi.

3 – TOPLUMSAL ÇELİŞKİLER

Kentleşen ve giderek dünyadan haberdar olan Türk halkının refah beklentisi de günden güne artıyordu.

Niteliksiz sanayileşmenin getirdiği cılız kalkınmayla, bu beklentiye cevap verebilecek millî geliri yaratmak mümkün değildi.

Ülkede refah düzeyi yıldan yıla artıyordu.

Halkımızın yarıya yakınının hayat koşulları iyileşiyordu, fakat yarıya yakını refah artışından çok az pay alıyordu.

Öte yandan sayıca küçük bir kesim hızla zenginleşiyor, zenginliğini de pervasızca dışa vuruyordu.

Öteden beri var olan toplumsal çelişkiler keskinleşti. Büyük kent ortamında daha bir göze batar oldu.

Depreşen sosyal sorunlar ve metropollerde oluşan gecekondu semtleri, her türlü uç siyasi akıma elverişli bir zemin sunacaktı.

4 – DEĞERLER ÇATIŞMASI

Köylerden göçenlerin çoğu Cumhuriyetin kazanımlarından nasiplenmemiş, modernleşme süreçlerinin dışında kalmış bölgelerden geliyordu.

Bu kesim kentli nüfusun yaşantısına özeniyordu. Aynı zamanda onların ‘Avrupai’ yaşam tarzını yadırgıyordu.

Kırsal kökenli toplulukların sosyal dokusu büyük kentlerde bozuluyor, değerleri yozlaşıyordu.

Bunun önüne geçebilmek için bir kısmı tutucu bir İslam anlayışına yöneldi.

5 – KADIN ERKEK İLİŞKİLERİ

Göç, kadınların konumunu olumsuz etkiledi. Tarım toplumunda aile geçimine eşdeğerde katkı yapan kadınlar, kentlerin gecekondu semtlerinde ev kadını rolüyle yetinmeye mecbur kaldı.

Kadının üretime katkısı, dolayısıyla ‘değeri’ azalmıştı. Ama öte yandan kentlerde erkeğin kadın üzerinde ki kontrolü de zayıflamıştı.

Bu tezatlar, köktendinci fikirlerin varoşlarda kabul görmesini kolaylaştırdı.

6 – KASABALAR

Köktendinci fikirler, 1970’li yıllarda Anadolu’nun kasaba ve küçük kentlerinde de kök salmaya başladı.

Bunun sosyolojik temeli, geleneksel zanaatkarların ve küçük imalathanelerin zemin kaybetmesiydi.

Modern üretimle rekabet edemiyorlardı. Bu sektörlerde çalışanlara yeni geçim imkanları sunulamıyordu.

Sanayii Marmara, İzmir ve Mersin bölgesinde gelişiyordu. Anadolu’da ancak 1980’li yılların sonuna doğru yaygınlaştı.

7 – GURBETÇİ TÜRKLER

Nüfus artışı ve yetersiz istihdam, Batı Avrupa’ya işçi göçünü tetikledi.

Değerler çatışmasını Batı Avrupa’daki Türk işçileri daha yoğun yaşadı.

Gurbetçiler, 1970’li yıllarda Türkiye’deki İslamcı akım ve partiler için hayati önemde bir insan ve finansman kaynağı haline gelecekti.

8 – EĞİTİM

Cumhuriyetin ilk 25 yılının heyecanlı eğitim seferberliği, DP iktidarında kesintiye uğratıldı.

Eğitime harcamalar, tam da nüfusun patlama yaptığı bir zamanda, tekpartili döneme nazaran yarı yarıya azaltıldı (GSYİH bazında).

Sonraki muhafazakar iktidarlar da eğitimi öncelik saymadı.

1960’lı yıllarda şaha kalan Güneydoğu Asya ülkeleri eğitime GSYİH bazında %12 civarında harcama yaparken, Türkiye’de bu oran %4 civarında kaldı.

Öğretim altyapısı Anadolu’da ihtiyaca denk gelişmedi.

Fırsat eşitliği engellendi. Sosyal mobilite frenlendi. Halkın bir kısmında mağduriyet duygusu oluştu.

Radikal sol, radikal sağ ve İslamcı propaganda cahil bırakılan ve mağdur edilen kitlelere tesir edebildi.

Eğitimde diğer bir sorun, ezbere dayalı kalıplaşmış bilgi aktarımıydı. Öğretim sistemi sorgulamayı teşvik etmiyordu.

Sorgulamayı öğrenmeyen insanları her yöne çekmeniz mümkün. Böyle de oldu.

9 – TARİKAT VE CEMAATLER

Tek partili dönemde bastırılan cemaat ve tarikatlar, DP döneminde tekrar suüstüne çıkabildi. Bunların modern türevleri oluştu.

Tarikatlar varoşlarda, kasabalarda sosyal ve ekonomik dayanışma ağları oluşturarak, yüzbinleri kendilerine bağladılar. Ve bunların üzerinden gelir sağladılar.

Tarikatlar yüzbinlerce seçmeni yönlendirebilecek güce kavuştu. Önemli bir siyasi faktör oldular.

Cemaatler egitim alanındaki boşluktan faydalandılar. Bu alanda hizmet vermeye yöneldiler. Böylece gençlere uzanabildiler.

10 – ARAYIŞLAR VE RADİKALLEŞME

İçteki toplumsal çelişkiler, dış ilişkilerdeki onur kırıcı olaylar (1964 Johnson mektubu vs), üniversite gençliğimizi radikal arayışlara sevk etti.

Üniversite hocalarımız da, çözümü Atatürkçü kalkınma modelinde arayacaklarına, radikal yönelişleri teşvik etti.

Solcu düşünürler sınıf mücadelesi konseptlerine, sağcı düşünürler Turancı ideolojiye yöneldiler.

Toplumsal çelişkileri yumuşatmanın ve Türkiye’nin egemenliğini güçlendirmenin yolu eğitimden ve nitelikli üretimden geçiyordu halbuki.

11 – BATI MERKEZİYETÇİLİK

Sosyalist, sosyaldemokrat, Turancı veya muhafazakar demokrat olsunlar, aydınlarımızın ve partilerimizin dünyası Amerika, Avrupa ve SSCB’den ibaretti.

Japonya ve Güney Kore gibi olağanüstü başarılı ülkeler, algılarının dışında kalıyordu.

Oysa bu ülkelerin kalkınma serüvenlerindeki çıkış noktaları, Türkiye’nin koşullarına benzerlik taşıyordu. Kalkınma stratejileri, Atatürk döneminin iktisadi ve sosyal politikalarıyla büyük ölçüde örtüşüyordu.

Soldan sağa, aydınlarımız ve partilerimiz, geniş bir vizyon ve uzun vadeli bir plan dahilinde, Türkiye’nin ihtiyaçlarına somut, uygulanabilir formüller üretmediler.

Ya Türkiye’nin potansiyeline yakışmayan vasat hedeflerle ve günü kurtarma amaçlı politikalarla yetindiler.

Ya da ülkemizin ve dünyamızın gerçeklerinden kopuk, zamanı gelmemiş, belki hiç gelmeyecek ütopyaların peşinden koştular.

Türk Milletinin en parlak beyinleri 1960’lı ve 70’li yıllarda hayalci ideolojilerin çıkmaz sokaklarında harcandı.

Toplumun enerjisi, kalkınmaya kanalize edileceğine, manasız iç çekişmelerde tüketildi.

Türkiye çok kıymetli yıllar kaybetti.

Zamanında fersah fersah gerimizde olan Güney Kore dev adımlarla birinci lige doğru ilerliyordu.

Türkiye ise militanlaşma, siyasetin kilitlenmesi ve darbelerden müteşekkil ‘şeytan üçgenine’ saplanmış vaziyetteydi.

12 – SİYASAL İSLAM

Radikal arayışların biri de Siyasal İslam ideolojisiydi.

Siyasal İslam’ın fikrî temelleri 1950’lerde atıldı. 1960’lı yıllarda tahsilli taraftarlar, 1960’lı ve 70’li yıllarda taban edindi. Ve partileşti.

İslamcı partilerin yanısıra, merkez sağ ve milliyetçi partiler siyasi söylemlerinde din motifine başvurdular.

Böylece İslamcı akımın oyun sahasında yer aldılar ve ister istemez İslamcı fikriyata dolaylı da olsa meşruiyet sağladılar.

13 – DARBELER

1960 ile 1997 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri dört kez müdahalede bulundu.

Bu darbelerin koşulları ve seyri tektip değildir. Ancak sonuçları benzerlik taşımaktadır.

Her darbenin ardından merkez sağ ve merkez sol partiler daha bir kan kaybetmiştir. Merkez dışı partiler daha bir güçlenmiştir.

Orta ve uzun vadeli sonuçları itibariyle en vahim darbe, şüphesiz 12 Eylül’dür:

A
12 Eylül generalleri, komünizm tehdidine karşı Türk-İslam Sentezine sarıldı.

Cumhuriyetin ve ulusdevletin temel ayarlarına aykırı olarak Ulusçuluk Ümmetçilik ile harmanlandı.

B
İmam hatipler, işlevlerine aykırı olarak yaygınlaştırıldı. İmam ihtiyacımızın çok üzerinde mezun verdiler.

Bu da, imam hatip mezunlarına her türlü yüksek okul ve meslek kapısının aralanması talebini doğurdu.

Cumhuriyetin kurucularının önemsediği eğitimde birlik ilkesi terk edildi ve Osmanlı devrinin problemli çok raylı öğretim sistemine çark edildi.

C
Arap-Vahabi sermayesi ve kurumlarının Diyanet İşleriyle işbirliği yapmasına imkan tanındı. Suudi Arap finansmanıyla camiler inşaa edildi, hatta imamların maaşları ödendi.

Anadolu-Türk İslamına yabancı bir dini anlayışın halkımıza tesir edebilmesinin önü açıldı.

D
En önemlisi:

12 Eylül’den 6 yıl sonra merkez sağ ve merkez solda ikişer ve hatta üçer parti boy gösterdi.

Merkez oylar bölük pörçük oldu. Hükümet kurabilmek için iki, hatta üç, partinin koalisyon yapması gerekiyordu.

İstikrarlı, uzun süreli hükümetler oluşturmak zorlaştı.

Merkez partilerin zayıflaması ülke genelinde İslamcı Refah Partisi’nin, Güneydoğu’da Kürt Milliyetçisi partilerin önünü açtı.

14 – YEŞİL SERMAYE

Cemaat ve tarikatların sunduğu altyapı ve Arap sermayesinin 12 Eylül’den sonra Türk ekonomisi ve finans sektörü üzerinde artan nüfuzu, ülkemizde giderek güçlenen bir ‘yeşil sermaye ve ekonomiye’ yol verdi.

Yeşil sermayenin palazlanması da, İslamcı akımların kendi medyasını oluşturmasını mümkün kıldı.

15 – DEVLET AYGITINA SIZMALAR

DP, AP, ANAP ve DYP’nin, oy uğruna cemaatlere yakınlaşması, CHP ve AP’nin 1970’lerde MSP’ni hükümet ortağı yapması ve Refah Partisi’nin 1996’da iktidar olması, İslamcı kesimin bürokrasiye sızmasının önünü açtı.

Yanısıra cemaat okullarında yetiştirilen kadrolar sistematik şekilde, başta emniyet ve yargı olmak üzere, tüm devlet kurumlarına yerleştirildi.

16 – MİLİTAN İSLAMCILIK

İslamcı hareketler, 70’li yıllardan itibaren tüm İslam aleminde yükselişe geçti.

Yanısıra militan ve şiddette başvuran akımlar meydana geldi.

Türkiye 1980’li ve 90’lı yıllarda İslamcı terörle tanıştı, Uğur Mumcu, Ahmet T. Kışlalı, Turan Dursun, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç öldürüldü, Sivas katliamı yaşandı.

ÖZETLE

Ülkemizde Siyasal İslamın, cemaat ve tarikatların yükselişini mümkün kılan başlıca faktör, yanlış ve yetersiz kalkınma ve eğitim politikaları olmuştur.

Cumhuriyetin temel niteliklerinin aşındırıldığı gerekçesiyle yapılan darbeler, beyan edilen hedeflerin tam aksi sonuçlar doğurmuştur.

Çokpartili demokrasiye geçişle, din ve siyaset giderek giriftleşmiş, tarikat ticaret siyaset üçgeninde palazlanan yeşil sermaye ve İslamcı ideoloji “yasaları aşan bir ayrıcalığa” (Mumcu) kavuşmuş, İslamcı akımlar, ekonomik ve sosyal koşulların da el vermesiyle, toplum, medya ve devlet üzerinde etkinliğini yıldan yıla artırmıştır.

Bu gelişmeler 15 Temmuz’un genel anlamda arka planıdır.

Ancak 15 Temmuz’un meydana gelebilmesi için, hepimizin malumu bir iktidarın, hepimizin malumu bir tarikatın önünü açması gerekiyordu.

________________________________________

Yazı dizisinin bir sonraki bölümünde  Ertuğrul Uzun Gülen Cemaatinin yükselişini ve stratejisini ele alacak

Das könnte Dich auch interessieren …