Nerede o eski Bayramlar?

Bayramınız kutlu olsun, sağlıcakla, nice güzel Bayramlara. Bugün sizlerle Burak Kaya’nın kaparoz.com sayfasından 2 sene önce kaleme aldığı bir yazısını paylaşıyorum. Şöyle bir içine kapanıp düşünürsen hak vereceksin.

Nerede o Eski Bayramlar

İlkokul çağındaki çocuklar da bu sözü duyunca sanıyorlar ki eskiden müthiş güzel bayramlar vardı da sonradan bozuldu. Çocuklar sakın üzülmeyin, bu bayramlar uzun zamandan beri bir halta benzemiyor. Eski kuşaktan birini bulduğumda mutlaka soruyorum, böyle özenti olan üç beş moruk dışında genelde hepsinin söylediği aynı: “Ne olacak lan, eskiden de aynı boktan terane vardı işte” şeklinde.

Şimdi bu, ‘nerede o eski bayramcılara’ sorsan birkaç klişe konunun dışında, bayramlarla ilgili katiyen güzel bir şey bulup da söyleyemezler. İsterseniz önce ‘büyükler harçlık verirdi’ konusundan başlayalım. Bu harçlık müessesesi tam bir dilencilik örneğidir. Lan ne yaptın da harçlık bekliyorsun oğlum, bir şey mi ürettin, bir boka yarayan bir iş mi yaptın? Yok, bayram geldi, el öptüm, o zaman büyükler de bana para versin. Hasiktir oradan. Böyle para peşinde ona buna ağız eğip avuç açmaktan yalakalaşmış çocukları görünce yeminle sinirlerim bozuluyor. Bir de rayiçleri var bu veletlerin, az para verdin mi laf sokuyorlar. Üç kuruşluk emekli maaşıyla geçinen adam sana nasıl harçlık versin lan? Lafa gelince böyle manevi bir olaydan söz eder gibi hikâyeler anlatılıyor ama bayram sabahı üç kuruş için komşularını sıkıştıran, gözü para dışında bir şey görmeyen çirkef çocukları hiç gören yok.

Bayram öncesi alışverişlerini ballandıra ballandıra anlatmak ya da ‘bayram sabahı yeni bayramlıklarımızı giyerdik’ nakaratlarını sayıklamak da esnaf satış yapsın diye topluma sunulan bir yutturmaca. Lan bayram sevdalısı, sen çocuğuna istediğin zaman istediğin giysiyi alırken, garibanın çocuğuna üç kuruşluk bayramlığı bile alamadığı için üzülmüş olabileceğini düşünüyor musun oğlum hiç? Bayram sabahı kime nasıl harçlık vereceğiz, çocukları nasıl giydireceğiz diye kendini helak ettiğinden haberin var mı lan yoksulların?

Hele böyle otuzlu, kırklı yaştaki bazı özenti tiplerin çok bilirlermiş gibi eski bayramları anlatması yok mu, dayanmak mümkün değil. Bunların büyük bölümü her bayram bir yere kaçar ki aklı başında birisinin yapacağı en doğru hareket zaten budur ama gittiği yerden de ‘eski bayramlar’ mesajı yayınlamayı ihmal etmez. Lan madem o kadar özlüyorsun bayramları, bir bayram da tatile gitme, evinde otur lan. Biz senin her bayramda akraba ziyaretlerinden kaçmak için şehirden tüydüğünü fark etmiyor muyuz sanki?

Bir de bayram döneminde televizyonlara musallat olan duygusal reklamlar var. Bu maneviyatla yüklü reklamların senaryosu genel olarak şu şekilde: Dedeyle nine sabahın köründe iki dirhem bir çekirdek giyinip evlerinde beklemeye başlar. Nine dedeye saati sorar, dede kalkıp bir tur atar, bakışlar hüzünlü, sesler titrektir çünkü çocuklar, yeğenler, torunlar henüz gelmemiştir. Sonra birden zil çalar ve saçma sapan bir müzik eşliğinde bütün aile, cümbür cemaat eve dolar. Dedeyle ninenin gözünden bir damla yaş dökülür ama hemen ardından torunlarla birlikte ritmik şekilde zıplamaya başlanır. Eve dolan bu çekirge sürüsü önce harçlıklarını alır, sonra sofradaki baklava tepsisine yumulur. Reklam filmi dedeyle ninenin yüzündeki gülümsemeye zum yaparak nihayetlenir ama gerçekte bu işler hiç de böyle bitmez. Misafirler zaten zorla gelmiştir, daha oturmadan ‘hadi gidelim’ diye kıpırdanmaya başlarlar. Sırf görev yapmış olmak için gelindiğinden iki dakikada bitirilir ziyaretler. O sürede de laflar sokulur, sitemler edilir, küsler katiyen barışmaz bayramlarda, yalnızlar gene yalnız kalır. Yalnızlığı gidermez iki dakikalık yalandan bayram ziyaretleri.

Biz de küçükken giderdik bu ziyaretlere. Sevmediğimiz yakınlarımızın kapısını çalıp da evde kimseyi bulamayınca sevinçten ailecek birbirimize sarıldığımızı hatırlıyorum. Zili çaldın da kapı açılmadı mı, senin sorumluluğun biterdi, kartvizitinin arkasına yazardın bir iyi bayramlar mesajı, bırakırdın kapıya, güle oynaya dönerdin, kimse de sana bir şey diyemezdi. Eğer şansın kötü gider de kapı açılırsa bir yarıştır başlardı, daha otururken bile göz göze gelirdi misafirler, “kalkarız birazdan” der gibi bakarlardı birbirlerine. İlk lafın arasına sıkıştırılırdı birazdan kalkılacağı ama ev sahibi de kesinlikle üzülmezdi bu duruma. Daha misafirlerin kıçı koltuğa değmeden ikramlar başlardı ki bir an önce sikt’rolup gitsin gelenler. Bazen ev sahibi gergin olurdu: Ya hanım geç hazırlandığından ya da çocuklar tam evden çıkacakken, son bir kez daha işemek istediğinden geç kalınarak ilk ziyaretçilere yakalanmış oldukları anlaşılırdı yüzlerinden. Öyle ya eğer ziyaret biraz uzayacak olursa halka halka birbirine eklenen ziyaretçiler nedeniyle gün boyu eve hapsolabilir ev sahipleri. Kahveler biter bitmez “iki dakika bir uğrayalım dedik”, “sizi de çok bekletmeyelim, ziyaretleriniz vardır” gibi sözler arasında hemencecik bitirilirdi ziyaretler.

İkram kısmına gelirsek, likör, kahve ve tatlı üçlüsü, bence hiç de kötü bir birleşim değil ama en fazla haftada bir iki kez tüketmek şartıyla. Aynı günde on sekiz kez bir arada alındığında, yediğin şeyler karışıp bir süre sonra naneli baklavanın yanında kahve likörü içmişsin gibi tuhaf bir tat oluyor, yediğinden de içtiğinden de bir şey anlamıyor insan.

Bir keresinde bizim komşunun oğlunu bayramın ilk akşamı acil servise götürdüler. Nefes alamıyor diye böyle son sürat gitmişler hastaneye. Doktor muayeneden sonra, “çocuğun hemen kusması lazım” demiş. Nasıl yediyse artık herifçioğlu, midesindekilerin doğal yollarla atılması mümkün değilmiş. Kapıcı anlattı, çocuk resmen baklava kusmuş lan, yani bütün halde duruyormuş midesinde, öylece yutmuş baklavaları. Çirkinliğe, açgözlülüğe, hırsa bakar mısınız?

Peki bu eski bayramların hiç mi güzel tarafı yoktu? Vallahi benim hatırladığım tek güzel şey, bayramda gazete çıkmamasıydı. Aslında bayram gazetesi adında bir gazete çıkardı ancak her gün eve alınan gazeteler bayram boyunca çıkmazdı. Böylece köşe yazarlarının papağanlığını yapan ebeveynler kısa bir süre susmak zorunda kalır, bayramda bir miktar kafa dinleme şansımız olurdu.

Vallahi bunun dışında bir güzellik hatırlamıyorum. Bugün de insanlar için ne kadar sıkıntı veren bir şeyse artık bu bayramlar, herkes kaçmaya çalışıyor lan. Şaka değil otoyollar, duble yollar tıkanıyor kaçmak isteyen insanlar yüzünden. Köprülerde kuyruklar oluşuyor, millet sokaklara çadır kuruyor, garlara, havaalanlarına sığmıyor insanlar. Evlerinden bir an önce kaçmak isteyen insanlar yüzünden yollarda onlarca insan ölüyor lan. Bayramda millet olarak herkesin tek bir hedefi var: Evde olmamak. Boku çıkmış aile yapısı, vıcık vıcık akrabalık ilişkileri ve sadece çıkara dayalı değerler sisteminin içinde, insanlar bir yandan bayramlardan kaçarken diğer yandan da yalan söylemeyi ihmal etmiyorlar:

– Nerede o eski bayramlar.

Bir fıkrayla bitireyim: Nasreddin Hoca eşeğe binmek üzere hamle yapıp yere düşünce yüksek sesle “Ah ah, beni bir de gençken görecektiniz” dedikten sonra etrafına bakıp da kimsenin olmadığını fark edince kendi kendine söylenmiş: “Biz senin gençliğini de biliriz.”

Das könnte Dich auch interessieren …